Hoş Geldiniz!
Üye Paneli

Kullanıcı adı :

Şifre :

Giriş

Kayıt Ol

AHMET HAMDİ TANPINAR HAKKINDA

Türk edebiyatı, Avrupai manada, şuurlu bir şiir anlayışını, mühim mikyasta iki şahsa borçludur: Ahmet Hâşim, Yahya Kemâl…

Adlarına henüz edebî bir devir izafe edilmeyen bu iki büyük sanatkâr, kendilerinden evvel gelen nesillere, hakikî şiir örneklerini vermek ve okuyucuyu aldatmamak bakımından, üstün bir kıymete hak kazanmışlardır. Hâşim ve Yahya Kemal’den evvel gelen devrin sanatkârları, bir taklit istihalesinin içinde yuvarlanarak, nâkıs ve natamam kıymetler olarak mütalâa edilebilir. Bu iki büyük şahsiyeti, bugüne kadar, devrinin moda kıymetleri hududunu aşamayan köksüz muhtelif nesiller takip etmiş, ün almış ve nihayet kendilerinden evvel ihtiyarlayan eserleriyle edebiyat tarihlerinde yalnız bir “isim şöhreti”nin siyanetine sığınmak tesellisiyle iktifa etmişlerdir.

Bu arada aynı çağa mensup olmakla beraber, düşünüşlerindeki sıhhat bakımından, Yahya Kemal ve Hâşim’den bugüne atlayan, kabuğuna çekilmiş, münzevi ve gösterişten müstağni, edebiyat tarihlerinde adlarına rastlanmayan, fakat edebiyat tarihi yazdıracakları muhakkak olan bazı isimler vardır ki, bunlardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

Ahmet Hamdi hayat ve eserlerinde yekdiğerine zıt olan Hâşim ve Yahya Kemal gibi iki büyük sanatkârı birleştirmekle kalmamış, onları daha ileri götürerek, bizi yepyeni ve garip bir tahassüs âleminden haberdar etmiştir. Onun son yıllardaki yazılarına dikkat edilince, Hâşim ve Yahya Kemal’e göstermiş olduğu hürmet ve hayranlıkla, şükrana benzer bir kadirşinaslığın faziletini de sezmek mümkündür.

Ahmet Hamdi bugünkü olgunluğuna erişebilmek için hayatını ve gençliğinin en mesut hülyalarını titiz bir sanat çilesine vakfetmiş ve bir rahip feragatile, içtimai davalarda ruhu tehyiç eden ihtiraslara kapısını kapamıştır. O da Ahmet Hâşim gibi şiirin haysiyetim gölgeleyen siyasî cereyanlara kalemini âlet etmekten çekinmiştir. Bu bakımdan hayatı, Türk sanatının müstakbel nesillerine, muvaffakiyetin, tahammül, feragat ve sabırda olduğunu öğretenlerden biri olarak gösterilecektir.

Ahmet Hamdi sanat hayatına bir fırtına gibi giren ve “ilk darbesi üstat darbesi” olanlardan değildir. Şiirleri kel ve çıplak tepelerin gösterişsizliğine sığınan esrarlı mağaralara benzer; tılsımını bilmeden kapılarını size açmaz.

Dergâh mecmuasıyla yazı hayalına atılan Ahmet Hamdi, ancak son senelerde kendi estetiğinin örneklerini vermeye muvaffak olmuştur. Uzun yıllar o, Şark ve Garp’tan en büyük sanat eserleriyle ruhunu beslemiş, her dehanın ziyafetinden kâm almış, her pınar başında yeni bir şarkının kıyısına eriştikten sonra nihayet bugün kendi şiir âleminin hudutlarını tesbite muvaffak olmuştur. Onca şiir, kelimelerin içindeki esrarın, ruhun karanlık aynasına tutulmasından doğan bir mucizedir. Ahmet Hamdi kelimelere vermiş olduğu kıymet itibariyle bir “Nominaliste” filozof kadar mutaassıptır. Onun için esas olan şey tabiattan fazla kelimedir. Ve hatta insana öyle gelir ki, kelimeler tabiat ve eşyadan evvel yaratılmış ve mevcudat kelimelerdeki gizli âlemlerin keşfine bir vesile olmaktan ve tabiat insan ruhu ile kelime arasında bir mutavassıt rol oynamaktan ileri geçemez. Kemal; tabiatta değil, kelimededir. Bundan ötürü bir fotoğraf adesesinde tesbit edilen camit ve ölü şekillerin ötesinde, bir sanat olacağını idrak edemeyenlerin ve “sanat tabiatı taklit eder” diyenlerin fikirlerine Ahmet Hamdi o kadar yabancıdır ki, böyle bir fikre karşı “tabiat sanatı taklit eder” cevabını vermesi pek muhtemeldir.

Onun yazılarında eşyayı tecrit etmek ve mümkün olduğu kadar ona dil olan kelimeyi, bizim dünyamızın renklerinden ve seslerinden uzaklaştırmak ve kelimenin nizam âlemini ruhumuzun sisli cazibesinde bir sihre kavuşturmak cehdi göze çarpar. Çünkü onca en mükemmel tabiat kelimelerin içinde uyuklamaktadır. Kelimeler, ruhun “vahy”inde aydınlanan ve canlanan bir mucizeye dil olmak heyecanıyla uçuşurlar. Onun bu kelime dininin havariliğini, şahsî sohbetlerinde dahi bulmak mümkündür. Esprit yapmak ruhun kelimelerde bir oyunundan başka nedir? Ahmet Hamdi’de ise bu bir tabiatı saniye hükmündedir. Zaten onun dünyasını idrak edebilmek için bir parça onu tanımak ve yazılarına bir kilit vazifesini gören konuşmasını dinlemek lâzım.

Böyle bir düşünüş şekli onun şiirlerine, ihsas ve idrakimizin yadırgadığı harikulade bir dünyanın hendesesini işler. Ahmet Hamdi’nin eserlerinde tesadüf edilen bazı “paysage”lar dahi bizim iklimimizle münasebeti olmayan ve bizim dilimizle pek konuşmayan şeffaf, mütelevvin ve ürkek renklerle aydınlatılmış, başka bir dünya anlayışının habercisidir:

Bu akşam, bu tenha saati, ömrün;
Uzak servilerin arkasında gün…
Bu güneş döşenmiş bahar bahçesi, 

Suyun uzaklaşan yaklaşan sesi.
Ve yanık türküsü dalda bülbülün
Ateşten çemberi içinde gülün.

Ahmet Hâşim’de tabiat, nisbeten yumuşak ve duygularımıza dost bir heyecan içinde görünür. Onda dünyayı kâfi derecede güzel bulmamaktan mütevellit bir endişe vardır. Ahmet Hamdi ise bu dünyaya, kendilerini daha iyi dinlemek için boş yolların ıssızlığına sığınan kimselerin lâkaydisiyle bakar; ve bize tesadüfen kapımızın önünden geçen bir seyyah kadar dahi ehemmiyet vermez. Adının hâlâ mahdut bir zümre tarafından bilinmesinin sebebi, şöhrete karşı gösterdiği istiğna ile beraber, yazılarındaki çetin kapalılıktan ileri gelmektedir. Ve esasen Ahmet Hamdi hiçbir zaman “populaire” olamayacaktır. Onun şiirleri halk ve her şeyden dem vuran ukalâ münevverler için daima yabancı bir seyyarede, başka şartlar, başka uzvi yaratılışlara tâbi mahlûkların dili kadar karanlık ve anlaşılmaz kalacaktır. Çünkü bir sanat eserinde his unsuru ne kadar iptidai ve harcıâlem ise, o kadar da geniş bir okuyucu kitlesine hitap eder. Bu nevi his unsuru azaldıkça sanat eserinin bizimle müşterek bağlılığı da azalır ve ancak “elite” bir zümrenin zevklerine cevap vermekle iktifa eder. Ahmet Hamdi’de ise hisler, iradi olarak hapsedilmiş ve iptidaî unsurlarından sıyrılarak bir zekâ irtifâına tahavvül etmiştir. Yazılarının tecritçi hususiyeti ve kelimelere olan dindar bağlılığı, ihsaslara vermiş olduğu böyle bir istikametten ileri gelmektedir. “Image”a temayülünde de onun bu hususiyetinin rolü mühimdir. Bundan ötürü, duygularında, alışık olmadığımız acayip bir güzellik, anlamadığımız bir büyü, idrak edemediğimiz bir hendese göze çarpar.

Ahmet Hamdi’nin dünyası bulanık bir “kaos” hali arz etmez; ölçü hakimdir ve bir parça Eflatun’un “idee”ler âleminden müştakhr. Onun tecritçi zekâsı hiçbir yorgunluk hissettirmeden bizi, esrarlı merdivenlerden kendi âleminin kıyılarına çeker ve biz artık orada sıklet mefhumu bilinmeyen ve câzibe kanununun tesirinden âzâde bir hayata kavuştuğumuzu hissederiz ve boşluklarda rahat, sakin yürüyebiliriz;

Ne içimleyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında 

Bir donuk rüya rengile
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârındaki yaprak bile
Benim kadar hafif değil.

Şair kendi sükûn ikliminin boşluğunda muradına ermiş bir derviş gururuyla yaşamakta:

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen,
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Artık mesafeler bölünmüş, zaman erimiş ve çağ bir “an”ın içinde sallanmaktadır. Şairi, hendesî zekâsının istinatsız dünyasında boşluğa yaslanmış bulutlardan daha mesut bir sükûnet içinde temaşa edebiliriz. Ve görürüz ki, şair kendi yaratmış olduğu âlemden ayrı bir varlık değildir.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya, sezmekteyim.
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Şu mısralar, karanlık ülkelere fecri taşıyan mavi bir kartalın kanadında Finleı’in Kalavala destanına yollar çizmekle:

Çelik gagasında fecri taşıyan
Mavi kartal ben’im… pençelerimde,
Asılmış bir zümrüt gibidir hayat…

Arlık her mısra bizi zaman dışında başka bir mesafeye, başka bir diyara fırlatmaya kâfi gelmekte. Kendimizi kâh Faust’un

Yavaş yavaş aydınlanan
Bir denizaltı alemi,
Yosunlu bir karanlıktan
Çekiyor kendine beni.

Bir mezar sessizliğinde
Uyanıyor birer, birer.
Ürkek, bulanık vehminde
Zamanı bölen şekiller.

Ey sükutun bir nefeste
Yaktığı billur avize!
Bu esrarlı müselleste
Gökler yakınlaşır bize.

Aydınlanan hendesesi,
Sonsuzluk bahçendir senin!
Dinleyin geliyor sesi
Anlarla böceklerin… 

Bilirim kimse içemez
Üst üste aynı menbadan
Bir veda gizler her nefes
Vurulmuş kıyılardan

Şair beldesinde yapayalnız yaşamakta ve kendi kendine kâfi gelmektedir. Yalnız ara sıra ikliminin sükûna dil olan ufuklarında bazen geçmiş ilâhların ayak izlerini hissetmekteyiz. Meselâ şu mısralarda sanki, İran mabetlerinin loş karanlığına gömülen meşhur bir fırtınanın akisleri gibi, şer mabudu Ehrimen homurdanmaktadır:

Fırtına, sonsuzluk, esrarlı bitiş…
Karanlık dağıtıyor meyvalarını
Yemyeşil bir ağaç sarsıyor geniş
Kollarında ufkun dört duvarını. 

Boğuşan devler var uzak bir yerde.
Kanlı hiddetidir bu ses onların,
Yarın bir gül açar boş bahçelerde
Belki son çığlığı boğulanların.

***

Ahmet Hamdi Tanpınar’da, bizim şairlerimizden tutunuz da garbın büyük sanatkârlarına kadar hepsinden bir takım mayalar var. Fakat bunların hiçbirisinde onu, okumuş olduğu eserlerin tesiri altında, bir taklit adiliğine düşmüş göremeyiz. Ve hatta bazen mısralarda gördüğümüz iştirak dahi şaire olan itimadımızı sarsmaya kâfi değildir. Meselâ onun şaheserlerinden biri olan “Hatırlama” da Paul Valery’nin “Le bois amical”inden izler, hatta aynen mısra bulmak mümkündür:

Ömrün gecesinde sükûn aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından,
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından.

“Le bois amical”de ise:

Nohs marchions Comme des fiancés
Seul, dans da nuil verke prairies:
Noue partugion Cc fruit de fecrine
La lune aınicale aux insessés.

Her iki kıt’anın üçüncü mısraları mana itibariyle yekdiğerine ne kadar yakın. Fakat buna rağmen Valery ne kadar Hamdi’den ayrı ise bu iki şiir de o kadar yekdiğerinden uzaktır. Belki Ahmet Hamdi’nin bu şiiri yazmasında “Le bois amical” bir rol oynamış olabilir. Fakat bizim şairimizin “Halırlama”sını hiçbir suretle ondan geri bulmuyoruz. İhtimal bu, hatırlama işi de, Ahmet Hamdi’nin Valéry ile fazla düşüp kalkmasından ileri gelmiştir. Ve onun asıl kudretini de okuduğu eserlerin tesirinden sıyrılmaktaki muvaffakiyetinde bulabiliriz.

Bununla beraber, Ahmet Hamdi’nin neşredilmiş bazı şiirlerinde yavan, kendisinin de nefret ettiği klişe mısralar varsa da bunu son yazılarında bulmak mümkün değildir. Meselâ şu mısraların Hamdi estetiğiyle hiçbir alâkası yoktur:

Seni ufuklar gel diye çağırır.
Ellerinde çiçek ve haykırarak.
Seni gür sesile hayat çağırır.
Beni de çiğneyip geçtiğin toprak

gibi…

Fakat bunlar sanatkârın tekâmül devresine ait olduğu için şahsiyetini bulmuş şairle aralarındaki akrabalık, bir hatıradan fazla bir kıymeti haiz değildir.

***

Ahmet Hamdi “şiir, zekânın ısrarından başka bir şey değildir” diyen Baudelaire ile aynı bedii içtihada sahiptir, Esasen yazılarındaki keskin ve çetin çehre, onun aynı zamanda kuvvetli bir münekkit olduğunu göstermeye kâfidir. O, yazılarını, hiçbir hodkâm endişeye tâbi olmaksızın, yabancı bir gözle tenkit süzgecinden geçirecek kadar feragat sahibidir. Her şaheserin tekevvününde birinci planı tenkit ruhunun işgal ettiğine inananlardandır. Ahmet Hamdi’nin muhayyileye, Oscar Wilde’in duyguya vermiş olduğu ehemmiyet nazarı itibara alınmazsa İngiliz muharririnin:

“L’imagination imite: C’est l’esprit critique qui creé”[1]

cümlesi onun da bu husustaki fikrine tercüman olabilir. Ahmet Hamdi’nin tenkitlerini sohbetlerinden süzülen bir istihza aydınlatır. Ruhu avlamak hususunda Hamdi kadar mahir sanatkâr pek azdır.

Ahmet Hamdi’nin şahsiyeti, eserlerinden çok üstündür. Hatta onun tenkitleri, şifahi konuşmalarının, derslerinin sönük bir kopyası olarak kabul edilebilir. Şifahi tenkidin diğer tenkit nevilerinden ehemmiyetli oluşunu ve üstünlüğünü iddia edişinde ihtimal, kendisindeki bu ruh haletinin tesiri vardır.

Bazen bir tek cümle ile bir sanatken hususiyetlerini gözümüzün önüne bütün çıplaklığıyla serebilmenin sırrına vakıftır. O, dünya ile dünyadakilerle alay etmek için gönderilmiş hususi bir Mefisto’ya benzer. Her şeyle ve hatta kendisiyle dahi alay etmekten çekinmez. Fakat bu müstehzi ruhun, Cenab’ın filozof Mazlûm’u ile hiçbir alâkası yoktur. Cenab’ın istihzası, üslûbu gibi ne kadar cicili bicili ise, Ahmet Hamdi’ninki, o kadar çıplak ve “spontane”dir. Ayrıca Cenap’ta, istihzasından mağrur bir safdillik göze çarptığı halde, Ahmet Hamdi’nin istihzası, dünyadakileri ahmak ve değersiz bulmaktan ileri gelmekte ve insanı perişan, mustarip bir mahlûk olarak yaratan Tanrı’ya karşı bir aksülamel şeklinde tezahür etmektedir.

Ahmet Hamdi ıstıraplarını bir günah gibi hayatından, eserlerinden silmeye çalışmış ve onları bir istihza ile maskelemesini bilmiştir. Onun mısralarında müşahede ettiğimiz çetin ölçünün yevmî hayatta tatbikatçısı, bu istihzadır. Onda:

“Jaime la majesté des soufrances humaines”[2]

diyen Alfred de Vigny ile ruhî bir akrabalık da bulmak mümkündür.

Bir gün, estetiğini pek sevmediği bu Fransız şairinin “Kurdun Ölümü” adlı şiirini okurken dudaklarının kenarında Baudelaire’in zalim istihzalarından bir Tayf’ın gezindiğini hâlâ ürpererek hatırlarım.

Son olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’a iğrenç ve soyları bir hayat mücadelesi ortasında; sihrini yavaş yavaş kaybeden dünyamıza, görünmez beldelerin ümitlerini getiren, nurdan mısralarını artık bir kitapta görmeyi arzu ettiğimizi söylemek isteriz.

(Aramak, sayı 5, Ağustos 1939, s. 6-11)

[1] Muhayyile taklit eder, yaratan tenkit ruhudur.

[2] Ben beşeri ıstırapların haşmetini severim.

Hayatı:

Aslen Batumlu olan babası Hüseyin Fikri Efendi (1852-1935), 1871 yılında İstanbul’a  gelmiş, medrese eğitiminden geçtikten sonra kadı yardımcısı olarak başladığı memuriyet hayatını çeşitli vilayetlerde kadılık yaparak sürdürmüş, 1918’de emekli olmuştur.  Hüseyin Fikri Efendi’nin dedesi Batum’da  müftülük yaptığı için aile Müftüzadeler olarak da bilinir.  Ahmet Hamdi’nin annesi Trabzonlu Kansızzade’lerden deniz yüzbaşısı Ahmed Bey ile Emine Hanım’ın kızı olan Nesime Bahriye Hanım’dır (1876-1916). Ahmet Hamdi, 1901 yılında İstanbul, Şehzadebaşı’nda dünyaya gelir. Ondan sekiz yaş büyük bir ablası (Nigâr Tümer 1893-1982) ve yedi yaş küçük bir kardeşi (Kenan Tanpınar 1908-1983) vardır.

Babasının görevi nedeniyle çocukluğunun büyük bir kısmı İstanbul dışında geçer. 1902-1905 yılları arasında Ergani-Maden’de yaşayan aile 1905’de İstanbul’a döner. 1908’e kadar İstanbul’da geçirecekleri bu dönemde Ahmet Hamdi, Ravza-i Maarif İptidai Mektebine başlar.  Öğrenimini Temmuz 1908–Haziran 1910 yılları arasında bulundukları Sinop’ta Rüşdiye’de devam ettirir. Babasının görev yeri değişince 1910 Ekim–1913 Mayıs arasını yine ailece  Siirt’te geçirirler. Ahmet Hamdi burada Fransız Dominicain misyoner mektebine devam eder. Aile  1913–1914 arası İstanbul’dadır. Ahmet Hamdi, bir süre İstanbul’da Vefa İdadisi’nde okur. 1914 Temmuz’unda geldikleri Kerkük’te Eylül 1916 tarihine kadar kalırlar. İdadi öğrenimini burada sürdürür.

Kerkük, Ahmet Hamdi’de okuma zevkinin başladığı yerdir. Bu dönemde okudukları arasında Kıssas-ı Enbiya’yı, Cezmi’yi, Celâl’i anar. Hüseyin Fikri Efendi’nin Antalya’ya atanması üzerine 1916 yılının Ekim ayı başında yola çıkarlar. Annesi Bahriye Hanım’ın hastalanması üzerine bir süre Musul’da mola verirler. Annesinin ölümü Ahmet Hamdi üzerinde çok derin bir iz bırakır. Annesini kaybettiğinde on beş yaşlarında olan Ahmet Hamdi bu acıyı şiirine de taşır. Yayımlanmış ilk şiirlerinden biri annesi hakkındadır. Bahriye Hanım’ı Musul’da toprağa verdikten sonra Antalya’ya ulaşır. Ahmet Hamdi, babası, anneannesi, ablası ve erkek kardeşinden oluşan ailesiyle 1918’e kadar burada yaşar.

Tanpınar, Kerkük’te başlayan okuma tutkusunu Antalya’da daha rahat geliştirebilir. Bu dönemde okuduğu kitaplar arasında özellikle Yeni Mecmua’ ve orada tanıdığı Yahya Kemal’in gazellerini anar. Aynı dönemde okumaya başladığı Ahmet Haşim’den de derin şekilde etkilenir.

Antalya idadisini bitiren Ahmet Hamdi, 1918’de  babası tarafından yüksek öğrenim görmesi için İstanbul’a gönderilir. Yatılı bir okula yerleşmeyi beklerken önce Rami taraflarındaki bir akrabasında, sonra daha fakir bir semtte Kasımpaşa’da teyzesinin yanında kalır. İstanbul’un savaş sonrası yoksulluk yıllarıdır. Sonraları, Formasyonum bu yıllar ve bu hâdiseler oldu”  diyecektir. Önce Halkalı Baytar mektebine kaydolur. Bir yıl boyunca buranın öğrencisidir. 1919  Ekim ayında Darülfünun’a kaydolur. Önce Felsefe veya tarih okumaya niyetliyken Edebiyat Şubesi’nde Yahya Kemal’in ders verdiğini öğrenince oraya devam etmeye karar verir. Söylediğine göre üzerindeki ilk büyük tesiri Yahya Kemal yapmıştır. Onun rehberliğinde divan şiirinin lezzetini tattığını Galib’i, Nedim’i, Baki’yi öğrendiğini söyler.

Yahya Kemal’in derslerine sadece edebiyat şubesinden değil, başka bölümlerden de çok sayıda genç takip etmektedir. Ahmet Hamdi, aralarında Mustafa Nihat Özön, Ali Mümtaz Arolat, Rıfkı Melul Meriç gibi isimlerin bulunduğu bu gençler arasında özellikle Ahmet Kutsi Tecer’le ömür boyu sürecek çok yakın bir arkadaşlık kurar.

Ahmet Hamdi, bu dönemde yatılı öğrenci olarak Yüksek Muallim Mektebi’ne de devam etmektedir. Buradaki arkadaşları da yine daha sonra edebiyat ve kültür alanında önemli işler yapacak Nurullah Ataç, Mükrimin Halil Yinanç, Necmettin Halil Onan, Hasan Âli Yücel gibi isimlerdir. Son ikisiyle, aynı zamanda yatakhane arkadaşıdır. Her ikisiyle de derin dostluğu ömrü boyu devam edecektir.

Tanpınar ilk şiirini (“Şehriyar”, Şebâb, 5 Kasım) ve  hikâyesini (“Birinci İkramiye”, 28 Ağustos) 1920’de yayımlar Aynı yıl çeviri yapmaya da başlamıştır. İlk çevirisi Magdalene Rock’tan “Bir Hikâye”dir (Servet-i Fünun, sayı 1457-1459, 24 Temmuz).

Darülfünun’da okurken yaz tatillerinde Antalya’ya ailesinin yanına dönen Ahmet Hamdi, bu yılların kendisini tamamen  şiire verdiği yıllar olduğunu söyler. Antalya’da özellikle denizden, tabiattan ve Güvercinlik denen deniz mağarasından çok etkilenmiştir. Daha sonra, “estetiğimin temeli olan rüya fikri biraz da bu mağaraya bağlıdır” diyecektir.

1921’de Tanpınar ve üniversiteden arkadaşı olan gençler, Yahya Kemal’in etrafında toplanarak dönemin en dikkate değer yayını olacak Dergâh Mecmuası’nı çıkarırlar. Mecmuanın hazırlık çalışmaları Yahya Kemal etrafındaki gençler için ciddi bir edebiyat deneyimi olur. Tanpınar ilk şiirlerinin büyük bir kısmını burada yayımlar. Dergâh Mecmuasının hazırlık ve çıkış süreci Ahmet Hamdi’nin çevresini genişletir. Şiirlerini çocukluğunda Kerkük’teyken okuyup sevdiği Ahmet Haşim’i, yine o yıllarda okumaya başladığı Yakup Kadri’yi tanır. Bu yıllar aynı zamanda Batı edebiyatına açıldığı, hayatı boyunca seveceği bazı şairleri okumaya başladığı yıllardır: “Hayatımın en mühim hâdiseleri birbiri ardınca kendi şairlerimi bulmam olmuştur” dedikten sonra bu isimleri şöyle sıralar:

“Yahya Kemal’den sonra ilk büyük keşfim Baudelaire oldu. Bu büyük şairi daima sevdim. Hattâ diyebilirim ki, sade şiir için değil, hayat için bir hoca telâkki ettiğim devirler oldu… Sonra sırasıyle, Verlaine, Mallarmé geldiler” (Yaşadığım Gibi).

Ahmet Hamdi, Şubat 1923’te Hüsrev ü Şirin üzerine hazırladığı teziyle mezun olur ve aynı yıl Erzurum Lisesi’ne öğretmen olarak atanır. Burada çalıştığı 1924 yılı Eylül sonunda Erzurum’da büyük bir deprem meydana gelir. Tanpınar bu depremin şehirde yarattığı etkiyi daha sonra “Erzurumlu Tahsin” adlı hikâyesinde de işleyecektir. Bölgede inceleme yapmak üzere 1 Ekim tarihinde Erzurum’a gelen Mustafa Kemal ile tanışır ve aralarında kısa bir konuşma olur.

Ahmet Hamdi, 17 Ocak 1925 tarihinde  Konya Lisesi edebiyat öğretmenliğine atanır. Burada çalışırken askere alınır. 8 Kasım-1 Aralık 1926 tarihlerinde,  Kolordu Topçu Alayı’nda er olarak askerlik yapar. 19 Ağustos 1926’da  dokuz aylık askerlik hizmetinden terhis edildikten sonra Konya Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliği görevine geri döner.

Bu yıllar, Tanpınar’ın sanatta yönünü aradığı dönemdir. Özellikle şiir üzerinde düşünür ve hayatı boyunca bağlı kalacağı Valéry’yi okur.

“Asıl estetiğim Valéry’yi tanıdıktan sonra teşekkül etti (1928-1930 yıllarında). Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musıkî ve rüya” (Yaşadığım Gibi).

1927 yılının Ekim ayında Ankara Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Öğrencileri arasında, daha sonra Türk edebiyatının önemli şair ve yazarları arasında yer alacak olan Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat, Samet Ağaoğlu, Fuat Bayramoğlu, Ahmet Muhip (Ankara Lisesi), Cahit Tanyol  ve Salim Rıza Kırkpınar (Gazi Eğitim) vardır.

1927 yılında Harbiye İhtiyat Zabit Mektebi’nde bir hafta hapis yattığını öğrendiğimiz Ahmet Hamdi, günlüğünde üzüntüyle hatırladığı bu cezanın  nedeninden hiç söz etmemiştir.

1 Mayıs 1928’de yedek subaylık için İstanbul Mekteb-i Harbiye’ye sevk edilen Ahmet Hamdi, 20 Ekim’de buradan topçu zabit vekili (asteğmen) olarak mezun olur  ve Ankara Lisesi’ndeki öğretmenlik görevine geri döner.

Ankara Lisesi’nin yanısıra 1929 Ağustos ayından itibaren Gazi Terbiye Enstitüsü’nün bünyesinde bulunan Musiki Muallim Mektebi’nde de hocalık yapar.  Batı müziği konusundaki bilgisi ve zevkinin artmasını bu okula borçlu olduğunu söyler. Ömür boyunca devam edecek olan Beethoven tutkusu bu dönemde başlar.

3-21 Ağustos 1930 tarihlerinde Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’ne katılmış ve 17 Ağustos günü, Divan edebiyatının öğretimdeki yeri üzerine bir konuşma yapmıştır. Eski şiirin lise programlarından kaldırılmasını ve edebiyatın Tanzimat dönemiyle başlatılmasını teklif ettiği bu tebliğdeki fikirlerini daha sonra değiştirmiştir. Tanpınar, yıllar sonra bir yazısında  Ankara’da geçen bu döneminde “aşırı Batıcı” olduğunu söyleyecektir:

“1932’ye kadar çok cezrî bir garpçı idim. Şark’ı tamamiyle reddediyordum. 1932’den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark’ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyordum. Beş Şehir ve Huzur bu  terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eserlerin de çekirdeği budur”  (Yaşadığım Gibi).

Ahmet Kutsi Tecer ile çıkardıkları Görüş dergisinin ilk sayısında iki makale birden yayımlar. Böylece  yazı hayatı boyunca çok zengin örneklerle devam edecek olan düzyazıya da başlamış olur.

“Kutsi, Avrupa’dan yeni gelmişti. 1926’da geçirdiğim krizle 1932 arasında, Kutsi ile Görüş mecmuasını çıkardık; dört nüsha kadar. Burada kendi estetiğimizi anlatmak fırsatı bulduk. Görüş’ün beşinci sayısı, Goethe sayısı olacaktı. Goethe hakkında  gelen yazıları basmamak için mecmuayı kapadık.”

Ankara’da öğretmenlik yaptığı okullara  Eylül 1931 tarihinden itibaren Ankara Kız Lisesi de eklenir.

1932 sonbaharında Tanpınar, yıllar sonra yeniden doğduğu şehir olan İstanbul’dadır. Eylül ayından itibaren Kadıköy Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Bir süre de  Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde  edebiyat dersleri verir.

Ahmet Haşim’in ölümü üzerine, Güzel Sanatlar Akademisi’nde boşalan kadroya atanır. 1933 Ekim ayından itibaren burada  “Bediiyat ve Mitoloji”  ile  “Şark Sanatları Tarihi” derslerini vermeye başlar. Şiirleriyle ilk gençlik yıllarında tanıştığı Ahmet Haşim, Tanpınar’ın her zaman en değer verdiği Türk şairlerinden biri olmuştur. Ankara’da, konservatuvar çevresinde klasik Batı müziğini tanıyan Tanpınar, Akademi’de çalıştığı yıllarda da  resim sanatıyla  yakından ilgilenir. Tanpınar’ın müziğe ve plastik sanatlara olan ilgisi, eserlerini hem yapı hem tema açısından şekillendiren en önemli beslenme kaynağı olacaktır.

1936 sonrasında resim, heykel ve müzeler üzerine çeşitli yazılar yazar. Daha sonra Türk resminin önde gelen isimleri arasında yer alacak olan Bedri Rahmi, Nuri İyem, Selim Turan, Zeki Kocamemi, Fuat  İzer, Turgut Belge, Avni Arbaş Akademi’de Tanpınar’ın öğrencisi olurlar. Tanpınar onların sergilerini yakından takib eder ve eleştiri yazılarıyla gelişmelerini destekler.

5 Ocak 1934 Babası Kadı Hüseyin Fikri Efendi’ndi vefat eder.

30 Mart–15 Mayıs 1937  arasında  45 günlük askerî eğitim stajını yapmak üzere 43. Topçu Alayı, 7. Batarya’nın bulunduğu Kırklareli’ne sevkedilir. Topçu zabit vekili (asteğmen) olarak.

Tanpınar’ın kitap halinde yayımlanmış ilk çalışması olan Tevfik Fikret  derlemesi “Hayatı, şahsiyeti, şiir ve eserlerinden parçalar” alt başlığıyla yayımlanır: Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul 1937.

1938’de ciğerlerinden geçirdiği hastalık dolayısıyla uzun müddet prevantoryumda yatar.

Maarif Vekâleti, Edebiyat Fakültesi’nde “19. Asır Türk Edebiyatı” derslerinin verilmesi için bir kürsü  kurulması kararlaştırılmıştır. 15 Kasım 1939 tarihinde  bu kürsüye Tanpınar atanır. Tanpınar’a, bu kürsüde okutulmak üzere Tanzimat sonrası Türk edebiyatı tarihini yazma görevi de verilmiştir. Yöntem ve üslup açısından benzersiz bir edebiyat tarihi ortaya çıkaracak olan Tanpınar, bu dönemde sık sık İbnülemin Mahmud Kemal İnal ile görüşmekte ve onunla eski edebiyata dair meseleleri tartışmaktadır. İnal, üniversiteye yukarıdan atamayla getirilmesi bazı çevrelerde yadırganan Tanpınar’ın bilgisinden ve ilgilendiği konuları derinlemesine araştırma yönteminden çok etkilenmiştir.  

1940’ta üniversite hocası Ahmet Hamdi Tanpınar, çeşitli halkevlerinde bir dizi konferans verir. Mart ayında İzmir Halkevi’nde verdiği konferansı Nisan ayında Sivas Halkevi’nde, (“Millî Edebiyatın Kuruluşu”)  İstanbul Eminönü Halkevi’nde (“Tanzimat Edebiyatı”) ve Eskişehir’de Halkevi’nde verdiği üç konferans izler.

Ağustos ayında üçüncü ve son defa olarak askere çağrılır. Kırklareli’nde topçu teğmeni olarak askerlik yapar.

Üniversite dersleri ve edebiyat tarihi araştırmalarıyla geçen bu yıllar, Tanpınar’ın her ay birkaç yazı yayımladığı verimli bir dönem olur.

1942’de kitap halinde yayımlanan ikinci çalışması, Namık Kemal Antolojisi çıkar: Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul.         

1943’ün Şubat ayında Maraş’ın kurtuluş bayramı için şehri ziyaret eder. 28 Şubat 1943 yılı ara seçimlerinde Maraş’tan milletvekili seçilir. Üniversitedeki görevinden ayrılıp 8 Mart’ta Ankara’ya giden Tanpınar, TBMM’de milletvekili olarak görev yaptığı bu üç buçuk yıllık döneminde yazı hayatının en verimli dönemini yaşamıştır.

30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları sırasında, muhtemelen resmi bir gezi için trenle Erzurum’a gider. Bu, Tanpınar’ın Erzurum’a üçüncü gidişidir.

Hikayelerini Abdullah Efendi’nin Rüyaları adı altında kitaplaştırır: Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul 1943. (İçindekiler: “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”, “Geçmiş Zaman Elbiseleri”, “Bir Yol”, “Erzurumlu Tahsin”, “Evin Sahibi”)

Aynı yıl Euripides’ten üç çevirisi yayımlanır: Alkestis, Medeia, Elektra Maarif Vekâleti Yayınları, 1943.

1951’e kadar yaşayacağı Narmanlı yurduna taşınır.  

İlk romanı Mahur Beste, 1944 yılında sayı 56’dan itibaren Ülkü dergisinde tefrika edilir.

1946 Ekim ayında milletvekilliği görevi sona erer. İstanbul’a, Üniversite’deki hocalığına dönme isteği ancak üç yıl sonra gerçekleşebilir.

Bu süre içinde (1946-1947) Milli Eğitim Bakanlığı orta öğretim müfettişi olarak çalışır.

Daha önce bir dergide yayımladığı şehir monografilerini kitap halinde toplar ve Beş Şehir adıyla bastırır: Ülkü Yayınları, Ankara, 1946, 217 s. (İçindekiler: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul)

Akademi hocalığı yıllarından beri yakın arkadaşı olan Zühtü Müridoğlu ile birlikte çevirdikleri Henri Lechat’ın Yunan Heykeli adlı kitabı Güzel Sanatlar Akademisi Neşriyatı tarafından basılır.

En sevilen romanlarından Huzur, 1948’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlanır.

8 Ekim’de yeniden Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki kadrosuna tayin edilir.

Uzun bir süredir üzerinde çalıştığı  XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi  yayımlanır: Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1949.

Tefrikasından bir yıl sonra, üzerinde büyük değişiklikler yaptığı Huzur romanını kitap halinde yayımlar: Remzi Yayınevi, 1949.

1950 sonunda Maya Sanat galerisi açılır. Adalet Cimcoz’un beş yıl süreyle İstanbul’un ressam, heykeltraş, şair ve yazarlarını bir araya getiren önemli bir buluşma merkezi olan Maya, Narmanlı Yurdu’nda yaşadığı yıllarda Tanpınar’ın da başlıca uğrak noktalarından biridir.

1951 yılının 20 Mart’ında İstanbul Üniversitesi’nin Senato kararıyla Fransız Dili ve Edebiyatı Kürsü Başkanlığına tayin edilir. Kürsüde görev yapan Süheyla Bayrav ile Nesterin Dirvana en yakın arkadaşlarındandır. Daha sonra bu kürsüye asistan olarak Tahsin Yücel de girecektir.

Tanpınar gençiğinden beri hayalini kurduğu Avrupa gezisi nihayet 1953 yılının 30 Mart’ında gerçekleşir. Edebiyatını, sanatını yakından bildiği bazı Avrupa ülkelerini görmek ve araştırmalar yapmak üzere  Fransa’ya gider. Tanpınar’ın yayımlanan günlükleri 21 Nisan 1953 tarihinde Paris’te başlar.

Paris’te Tanpınar’ı en çok etkileyenlerin başında resim gelir. Bir yandan müzelerde öteden beri bildiği tabloların orijinallerini görmenin heyecanı, öte yanda şehri saran havada sanata, resme verilen yer onu büyülemiş gibidir. Tanpınar sadece resmin değil, okuduğu, bazılarını tutkuyla sevdiği yazarların yaşadığı mekânları, sokakları, evleri de gezmektedir. Mayıs ayında Chartres’a oradan Proust’un yaşadığı yer olan Île’e gitmiştir.  Bir mektubunda, “hiçbir şey bu kadar beni mesut edemezdi” diye yazar.

Tanpınar Avrupa seyahatindeyken, Türkiye’de çeşitli yazıları da yayımlanmaktadır.  Bunlardan biri edebiyatın genel meseleleri ve sanat anlayışı üzerine bir konuşmadır.

Tanpınar, Paris’te kalırken, ara sıra yakın ülkelere kısa süreli geziler de yapmıştır. 6-16 Temmuz arasını Belçika ve Hollanda’da geçirir: (7-8 Temmuz: Bruges; 9 Temmuz: Ostende; 10 Temmuz: Gand ve Amsterdam).  Rotasını yine önemli müzeler ve görmek istediği tablolar belirler. 25 Temmuz–8 Ağustos arasını Londra’da geçirir. Malovi, Marlov, Baker Gölü, Windsor Şatosu’nu gezer. Ağustos ayında Paris’e gönen Tanpınar’ın, burada Türk ressam ve yazarlarından oluşan geniş bir çevresi vardır. Zaman zaman İstanbul’dan gelen dostlarıyla birlikte, Paris’in çevresine kısa süreli geziler yaparlar. Ağustos ayı ortasında İspanya’ya giden Tanpınar, yaklaşık iki ay boyunca İspanya ve İtalya’nın başlıca şehirlerini ve müzelerini gezer.  Bu gezide Tanpınar’ı en çok Prado müzesi etkilemiştir. Bildiği ve sevdiği tabloların orijinalleriyle karşılaşmaktan çok mutludur. 16-29 Eylül  arasını Prado Müzesi’nde,  Barselona, Endülüs, Toledo ve Alkazar’da geçiren Tanpınar,  Ekim ayını İtalya gezisine ayırmıştır. 3 Ekim–3 Kasım arasında Napoli, Pompei, Capri, Ravenna, Venedik ve Floransa’yı gezer.

6 Kasım 1953’te Türkiye’ye döner. Bu günlerde Ankara’da Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e nakledilme merasimi yapılmaktadır (9 Kasım).  Üniversite ve İstanbul ise, belki de bu uzun ayrılığın verdiği ruh hali içinde kendisine tatsız ve sönük görünür:

Bununla birlikte, günlüğünde sık sık yeterince çalışamamaktan, eser verememekten şikâyet eden Tanpınar kalemi eline almakta gecikmez. Birkaç makalenin ardından, en sevilen romanlarından biri olacak, Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinde çalışmaya başlar. Roman, 20 Haziran–30 Eylül 1954 arasında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir.

Avrupa dönüşü  bir süre  Cihangir’de Tavukuçmaz sokağında oturan Tanpınar, daha sonra ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Gümüşsuyu’ndaki evine taşınır:

Ağustos ayı başında, bölüm asistanları Mehmet Kaplan ve Ö. Faruk Akün ile beraber Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde araştırma yapmak için Ankara’ya gider.  Bu günlerde  XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi üzerinde çalışmaktadır.

Tanpınar, 1955 yılının Şubat ayında Filmoloji Kongresi’ne (1 Şubat–4 Mart)  katılmak için terkar Paris’e gider. Günlüğünün yayımlanmış sayfalarında bu gezisinden hiç söz etmez.  Sadece Adalet Cimcoz’a yazdığı iki mektup ile Yaşadığım Gibi’deki “Dolu Bir Gün” başlıklı yazı bu gezi üzerinedir.  

4 Mart’ta İstanbul’a dönen Tanpınar, hazırlıklarıyla uğraştığı ikinci hikâye kitabını yayımlar: Yaz Yağmuru, Nakışlar Kitabevi, 1955, 127 s. (İçindekiler: Yaz Yağmuru, Teslim, Acıbademdeki Köşk, Rüyalar, Ademle Havva, Bir Tren Yolculuğu, Yaz Gecesi)

2 Temmuz 1956’da,  Edebiyat Fakültesi’ne girdiğinden beri üzerinde çalıştığı   XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi  geniş ilaveler ve değişikliklerle ikinci kez basılır. Ancak bu günlerde, özellikle parasızlık yüzünden, kitabının yayımlanmasına sevinemeyecek kadar üzüntülü bir dönem geçirmektedir.

Tanpınar’ın bu dönemde senaryo çalışmaları da yapmaya başlamıştır. Ölümünden hemen sonra asistanı Ömer Faruk Akün’ün kaleme aldığı ilk ayrıntılı biyografisinden öğrendiğimize göre, 1956 yılının yaz mevsimi başlarında bir senaryo tamamlayıp çevrilecek film için stüdyoya teslim etmiştir.  Bu senaryonun, 1998 yılında, İyişeyler Yayınları tarafından basılan ve Sahnenin Dışındakiler romanından hareketle yazılan İki Ateş Arasında adlı senaryo olup olmadığı konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. Ancak günlüğünde, Tanpınar’ın senaryo çalışmalarına devam ettiğini, özellikle hayatının son yıllarındaki parasızlığını senaryo yazarak gidermek istediğini okuyoruz. Arşivinde bulunan bir senaryo taslağı da Tanpınar’ın mesaisinin önemli bir kısmını senaryolara ayırdığını düşündürmektedir.

Tanpınar, Avrupaya üçüncü gezisine, 28 Ağustos-4 Eylül 1957 tarihleri arasında toplanacak olan Milletlerarası XXIV. Müsteşrikler Kongresi’nde Türkiye’yi temsil etmek amacıyla çıkar. Münih’te yapılan Kongre’de “Üç Şehirli Masalı” adlı bir tebliğ sunmuştur. Bu gezi vesilesiyle, kütüphanelerde inceleme yapmak amacıyla Eylül ve Ekim aylarını Fransa’da ve Viyana’da geçirir. Günlüğünün yayımlanmış sayfalarında bu geziden söz etmeyen Tanpınar, sadece uçak yolculuğunun izlenimlerini anlattığı bir deneme kaleme almıştır. Bugünlere ait yayımlanmış tek mektup ise, “Altmışında Seyyah Güvercin” imzasıyla 4 Eylül 1957 tarihinde Tarık Temel’e gönderilmiştir. Mektupta doktor arkadaşına sağlığı hakkında rapor veren Tanpınar, onun yönlendirmesiyle Dr. Jean Bernard’a muayene olmuş ve çeşitli tahliller yaptırmıştır. Mektubun sonunda Münih hakkında sadece “birkaç sergi ve bir yığın müze” gördüğünü kaydeder.

Tanpınar, sonbahardaki bu geziden sonra, yurda döner dönmez yarım kalmış işlerine girişmiştir. Bunlardan biri Yaşadığım Gibi adı altında denemelerini yayımlamaktır.

Ayrıca yeni bir romana başlamıştır. Yıl sona ermeden, öğrencilik yıllarından itibaren en yakın dostlarından biri olan Yunus Kazım Köni’nin ölümü, Tanpınar’ı derinden sarsar.

1958 Mart ayı içinde, göğüs hastalığı  sıkıntısıyla  Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatar. İki ay süren hastane döneminde,  hastalığın da verdiği korkuyla elindeki yarım işleri tamamlama telaşına kapılır.

27 Mart 1958 tarihinde  Hasan Âli Yücel’e yazdığı mektupta, özellikle şiirlerini doğru dürüst yayımlayabilmek isteğini söyler:

Mart ayında İstanbul’da XIX. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nin resim jürisinde görev alan Tanpınar, aynı jürinin toplantıları için 5-8 ve 18-23 Nisan  tarihleri iki kez Ankara’ya gider,  DTC Fakültesi’ndeki toplantılara katılır.

1958 yılı Tanpınar için daha çok sağlık sorunları ve para sıkıntılarıyla geçmiştir.  Her ikisi de çalışma temposunu ve psikolojisini derinden etkilemektedir.

Tanpınar’daki  yıkılış duygusu, 1 Kasım 1958’de Yahya Kemal’in ölümüyle daha da derinleşir. Çok şey borçlu olduğunu söylediği üstadı Yahya Kemal için bir biyografi çalışmasına başlar. Bu kitap ancak ölümünden sonra, 1963 yılında, Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti tarafından yayımlanabilecektir.

Tanpınar’ın yeterince değer görmediği inancıyla içine düştüğü kırgınlık, istediği gibi bol ve iyi eser veremediği vehmi, hayatının son yıllarında giderek artar. Günlüğün son yıllarına ait sayfalarında, daha önce etrafına dikkat ederek yaşayan Tanpınar’ın bakışını içe çevirdiğine, kendisiyle daha çok didiştiğine tanık oluruz. Sağlık sorunları ve parasızlık bir yandan, yeterince çalışamadığı tedirginliği diğer yandan Tanpınar’ı son yıllarında yaman bir hesaplaşma içine sokmuştur. Günlüğünden takip ettiğimize göre, bu hesaplaşmaların özellikle faaliyet bilançosunu çıkardığı yıl sonlarına gelmesi dikkati çekicidir.

1959 yılı Tanpınar için yarım  işlerle dolu dosyaları tamamlamak ve yeni projelere açılmak niyetiyle başlar. 9 Ocak 1959 tarihli günlüğünde “Dört kitap neşredebilirim: Mösyö Teste, Paris Tesadüfleri, Yahya Kemal ve neşrini istemediğim Şiirler. Bir kitapçı bulmam lazım” diyen Tanpınar, sonuncusu dışında bu kitapların basıldığını göremez.

Valéry’nin Mösyö Teste adlı kitabının çevirisi üzerinde uzun bir süre çalışmış, önsözüyle birlikte bazı parçalarını da yayımlamıştır. Son günlerine kadar bitirmeye çalıştığı bu çeviriye ait çok sayıda sayfa, dağınık halde dosyalanmış olarak İ.Ü. Türkiyat Enstitüsü’ndeki arşivindedir.

10  Şubat 1959 tarihli günlük sayfasında şiirlerini kitap halinde bir araya getirmeye çalışırken onları tek tek ve son derece eleştirel bir bakışla gözden geçirdiğini okuruz. Tanpınar,  özellikle şiir söz konusu olduğunda hiçbir zaman yazdığıyla yetinemeyen biridir.

Bu hummalı çalışma dönemleri sık sık hastalıklarla sekteye uğrar. Önceki yılın Mart ayında olduğu gibi 1959’un  Mart ve Nisan aylarını da anfizem rahatsızlığıyla Cerrahpaşa’da geçirir.

15 Mayıs’ta hastaneden taburcu olan Tanpınar, sıkıntılı sürecin acısını çıkarmak istercesine, önündeki bir yılı Avrupa’da, sevdiği şehirlerde geçirir. Geziyi Rockefeller kurumundan aldığı bursla gerçekleştirebilmiştir. 26 Haziran Cuma günü uçakla Fransa’ya giden Tanpınar, bu defa -belki de hastalıkların ve yaşın etkisiyle-, önceki heyecanından uzaktır. Paris’teki ilk günlerinde yorgunluğun ve yalnızlığın verdiği acı bir ruh hali içindedir:

Temmuz ayını Paris’te geçiren ve sık sık çevre gezilerine çıkan Tanpınar (Fontainebleau ve Valvins, Orleans, Besançon,  Beauce, Vendome, Loire kıyıları,  Rambouillet), Ağustos ayında Londra’ya geçer. Sonbaharı ise Güney Fransa sahillerine ayırmıştır. 12-25 Eylül arasında Antibes’dedir (Cote d’Azur).  O dönemde Antibes’de yaşamakta olan yakın arkadaşı Abidin Dino ve eşi Güzin Dino ile sık sık çevreyi gezer, Picasso müzesini ve en beğendiği ressamlardan Bonnard’ın  yaşadığı yerleri ziyaret eder. Birlikte Cannes’a ve Nice’e giderler.  

26–28  Eylül günlerini Sete’de geçiren Tanpınar, en sevdiği şairlerden Valéry’nin mezarını ziyaret eder. Mektuplarında “otuz senedir ‘Deniz Mezarlığını’ ilk okuduğum günlerde tasavvur ettiğim hayal nihayet hakikat oldu, ben Sete’deyim. Fakat eski heyecanım kalmadı” diye yazan Tanpınar, hep gecikerek yaşamanın burukluğu içindedir.

Sete’den sonraki durağı Montpellier’de yine Valéry’nin izindedir. Parça parça çevirdiği ve kitaplaştırmak istediği Mösyö Teste kitabında adı geçen bahçeyi de görme fırsatı bulur:

Ekim ayı başında Paris’e döner.  Bu uzun Güney Fransa gezisi için, “fena değildi, fakat mahduttu,” diyen Tanpınar, kendi ifadesiyle “doğru dürüst bir şehir”e kavuşur kavuşmaz,  konserlere, tiyatro ve sinemaya gitmeye başlar.

O günlerde Paris’te olan yakın arkadaşı Bedrettin Tuncel ile birlikte Sanlis’e, Mortefontaine’e, Ermenonville’e giderler.  

1960  yılına Paris’te, çoğu Türklerden oluşan arkadaş çevresiyle giren Tanpınar için bu yılın en önemli teması, dağınık şiirlerini artık bir kitap halinde toplarlamak düşüncesidir. Bunun için Yeditepe Yayınlarının sahibi Hüsamettin Bozok ile anlaşılmış ve avans para da almıştır. Kitabın basılmasının böylece kaçınılmaz hale gelmesi, buna bir türlü yanaşmayan Tanpınar’ı daha da büyük bir ruhsal sıkıntıya sokar. Kitap işlerinin takibini İstanbul’da Adalet Cimcoz’a yaptırmaktadır.

6–12 Şubat arasında  Zürih ve Münih’e giden Tanpınar’ın bu kısa geziden en büyük kârı, Ankara yıllarından beri onda tutkuya dönüşen müziği “nihayet” gündelik hayatına sokabileceği dinleme cihazlarını satın almasıdır. Bütçesinin önemli bir kısmını ayırdığı bu alet ve ardından gelen plaklar onu bir çocuk gibi sevindirmiştir:

Mart ayı sonunda fıtık ameliyatı olur. Yanında Paris’teki yakın arkadaşlarından Dr. Larosa vardır. İki hafta kadar hastanede kalır. Nisan ayında  bütün dikkatini Türkiye’deki olaylara vermiştir. 28 Nisan 1960 tarihli günlüğüne, “Talebelerim ve arkadaşlarım hatalı olsa dahi ıstırap çekiyorlar. Kötü vaziyetteler. Ve daha mühimi vatanda elim, ağır hadiseler geçiyor” diye yazacaktır.

Mayıs ayı ortasında İspanya’ya giden Tanpınar’ın ilk işi tekrar Prado’yu ziyaret etmek olur, ama  müze tadilat dolayısıyla altüst durumdadır. Bu gezisinde en çok etkilendiklerinden biri  “şüphesiz en büyük ressamlardan” dediği Velasquez’dir.

28 Mayıs’da Paris’e döndüğü sabah Türkiye’deki hükümet darbesini öğrenir. 7 Haziran’da  Türkiye’ye dönen Tanpınar, ülkeyi büyük bir siyasi kriz içinde bulur.

Ülkenin içinde bulunduğu gergin hava, sağlık sorunları ve parasızlık  verimli bir çalışma sürdürmesini engellemektedir. Tanpınar’ın  en büyük korkusu, yarım işlerini, bitiremeden ölmektir. 4 Eylül tarihli günlüğüne “Bugünlerde masamı temizlemeğe mecburum! Dikkat! Yoksa şarkılar yarıda kalacak!” cümlesiyle yansıttığı bu endişe, günlüğün bundan sonraki bütün sayfalarına giderek artan bir tempoyla yayılır.

UNESCO üyeliğine seçilen Tanpınar  Eylül ayı sonunda  toplantılara katılmak için Ankara’ya gider.  İstanbul’a dönüşünde, sıkıntılarının arasına üniversiteden atılan hocalar sorunu da eklenmiştir. Milli Birlik Komitesi tarafından üniversitedeki görevlerine son verilen 147 hoca arasında Tanpınar’ın  çok sayıda arkadaşı da vardır.  “Biz buna layık değildik!” demesine  ve “bir yığın tanıdık” için çok üzülmesine rağmen dikkati yine tamamlaması gereken eserlerindedir. Günün notlarını şöyle bitirir: “Politika kuyu gibi  insanı çekiyor. Fakat benim vaktim yok!

9-15 Kasım arasını Eski Türk Edebiyatı Doçentlik Jüri üyesi olarak Ankara’da geçiren  Tanpınar bu seyahati;  “Bezik, raks, kötü yemek; münasebetsiz dostlar. Bir yosun gibi aynı yerde çalkanmak. Otobüslerle gidiş geliş. Uykusuzluk. 700 lira masraf” olarak kaydeder günlüğüne.

Yılın sonuna doğru, İş Bankası Yayınları’ndan Beş Şehir’in ikinci baskısı çıkar. Tanpınar on dört yıl aradan sonra gerçekleşen bu baskıda Konya ve İstanbul bölümlerinde önemli değişiklikler yapmıştır. Bir yarım işi daha tamamına erdirmenin sevinciyle, kendisine yayın imkânı sağlayan  Hasan Âli Yücel’e yazdığı mektupta “kitaptan çok memnun” olduğunu söyler.

1 Ocak gecesini Üniversite’nin Fransız Filolojisi bölümü hocalarından Süheyla Bayrav’ın misafiri olarak geçiren Tanpınar, yeni yıla yine yarım kalmış dosyalar arasında plan ve programlar yaparak başlar. Hayatının bu son yılında Tanpınar,  özellikle iki çalışmaya yoğunlaşmıştır: Aydaki Kadın romanı ve “Eşik” şiiri. İkisini de bu türlerdeki ustalık eserleri olarak görmektedir.

Şubat ayının ortasında yıllardır beklenen şiir kitabı nihayet yayımlanır. 20 Şubat tarihli günlüğünde  “Şiir kitabım çıkıyor. Yarı vücudum dışarıda bir yatak gibi” diyen Tanpınar, kitabının nasıl karşılanacağı konusunda çok tedirgin ve endişelidir:  Şiirler, Yeditepe Yayınları, İstanbul 1961, 76s.

Tanpınar,  ilk defa toplu halde okura ulaştırdığı bu şiirlerde nasıl bir sanat anlayışıyla hareket ettiğini, Antalyalı bir gence yazdığı ünlü mektubunda açıklar.

Tanpınar, şiirlerini nihayet yayımlamanın heyecanıyla yaşadığı günlerde, en yakın arkadaşlarından Hasan Âli Yücel’i kaybeder (26 Şubat).  

Hayatının son yıllarında giderek artan bu tür kayıplar Tanpınar’ın psikolojisini derinden etkiler. Günlüğünde “ölen adamın acısı, nesil kaygısı birbirine karıştı” derken, bunu artık bir yaş meselesi olarak da görmektedir. Ölümün artık kendi neslinden olanların etrafında dolaşması onda zamanının tükenmekte olduğu kaygısını yeniden harekete geçirir. Yapıp ettiklerinin değerini sorgulamaya başlar.

Şiirlerden sonra sıra, yıllardır masasının üzerinde yeni şeklini almayı bekleyen Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne gelir. Metin üzerinde önemli değişiklikler yapmayı düşünen Tanpınar sonunda olduğu gibi bırakmayı yapmamayı uygun bulmuştur: Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Remzi Yayınevi, İstanbul 1961.

Bu roman da aradan çıkınca artık bütün  mesaisini çok değer verdiği ve  belki de o yüzden bir türlü kendisini memnun edecek sonuca ulaştıramadığı “Eşik” şiirine, bitirmeye çalıştığı son romanına (Aydaki Kadın) ve “Hamid devrinin tam bir tefsiri” olacak dediği edebiyat tarihinin ikinci cildine verecektir.

Nisan ayı ortasında ikinci şiir kitabının planlarına başlamıştır. İçinde yer alacak şiirlerin listesini oluşturmaya çalışır. Ne yazık ki ömrü ikisini de tamamlamaya yetmeyecektir. “İstikbalimin ümidi olan, tek ümidi olan romanı bir türlü yazamıyorum. Yazışla  tasavvur arasına giren fasıla vahdeti bozuyor. Çok ilaveler var. Ne yapacağımı bilmiyorum” dediği Aydaki Kadın’ın eldeki bölümleri, yıllar sonra (1987) Dr. Güler Güven tarafından derlenerek yayıma hazırlanır.

1962 Ocak ayında  bronşit rahatsızlığı artan Tanpınar,  soğukların da etkisiyle hastalanır.  Bu defa iyileşemeyeceği bir sürece girmiştir.  

23 Ocak 1962 günü, fakültede fenalaşır. Hastaneye yatırılır. Birden gelen bir krizle 24 Ocak sabahı beşi kırk geçe ölür.

(Yazan: Handan İnci)

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Eserleri

Şiir:

- Bütün Şiirleri (1976-1981)

Roman:

- Mahur Beste (tefrika 1944 - basım 1975)
- Huzur (1949-1983)
- Sahnenin Dışındakiler (tefrika 1950- basım 1973)
- Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961-1977)
- Ay'daki Kadın (ölümünden sonra 1987)

Öykü:

- Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943-1983)
- Yaz Yağmuru (1955-1983)
- Hikayeler (Kitaplaşmayan iki hikayesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983)

Deneme:

- Beş Şehir (1946-2001)
- Yaşadığım Gibi (1970-1977)

Araştırma-İnceleme:

- Tevfik Fikret (1937-1944)
- Namık Kemal (1942)
- Edebiyat Üzerine Makaleler (1969-1977)
- Yahya Kemal (1940-1982)
- 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (Ancak birinci cildini tamamlayabildi,1942-1985)

Hakkında Yayımlanmış Eserler

- Tanpınar'ın Şiir Dünyası, Mehmet Kaplan (İÜ Edebiyat Fak. Yay.,1964; ikinci basım, Dergâh Yay.,1983)
- Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları, Zeynep Kerman (1974; genişletilmiş ikinci basım, 1992)
- Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Seçmeler, Enis Batur (YKY, 1992)
- Boşluğa Açılan Kapı, Haluk Sunat (Bağlam, 2004)
- "Bir Gül Bu Karanlıklarda" Tanpınar Üzerine Yazılar. Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci. Kitabevi, 2002.
- Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa Hazırlayanlar: Zeynep Kerman, İnci Enginün. Dergâh Yay., 2007.
- Ahmet Hamdi Tanpınar Hazırlayan: Ümit Meriç. Ufuk Kitapları, 2002.
- Bir Hülya Adamının Romanı - Ahmet Hamdi Tanpınar Hazırlayan: Orhan Okay. Dergâh Yay., 2010.

İletişim Formu

Adınız :
e-Mail :
Konu :
Mesaj :